Ana Sayfa

berlinturkbanner

berlinturkbanner

Sabriye Güler

Sabriye Güler  |  BERLIN

YAZARIN TÜM YAZILARI

" Ot gibi yaşar, b..k gibi ölürsün....''

Bizim dönemin kentli çocuklarının en büyük keyif aldığı şeylerden biri sinema idi. İlginç çok güzel yerleşmiş bir sinema kültürü vardı çocukluğumuzda. Kış mevsimi haftada neredeyse bir akşam sinema günümüz vardı. Yaz geceleri ise zaten yeni hiç bir filmi kaçırmazdık.

                   Sinemayla komşu idik çünkü, evimize iki adım ötede yazlık Murat sineması vardı. Sinemayı o kadar çok seviyorduk ki; Dünyaya açılan penceremiz olmuştu bizim. 

                  Sinema demek hayalgücü demek, nesnelerin ve olayların gerçek yaşamda oldukları gibi  görüntülenmesinin gözlerinin önüne serilmesi demekti. Ulaşamadığın her şey demekti! Bambaşka yaşamlara ulaşmak, bilmediğimizi beyaz perdeden öğrenmek demekti.

                   En çok tuhaf bulduğum ise gerek yerli çekimin, gerekse yabancı çekimini heyecanla izlediğim Tarzan filmi idi. Korkunç bir şeydi doğada kalmak ve tek başına yaşama tutunmak nasıl bir şeydi. Çocuk kafamızla bunun ne kadar zor bir şey olduğunu anlamaya çalışır, tartışırdık.

                 O kafamla şimdiki kafamı aynı noktada ama farklı bir bakış açısıyla çarpıştırıyorum...

                  Şimdiki kafam tek başına doğada insanın etrafında hayvanlarla yaşamasının hiç de zor olmayacağını düşünüyor, hatta bence çok da huzurlu olurdu diye düşünüyor. Düşünsene arkadan dolap çevirenler yok, hakkına hukukuna gasp edenler yok, ikiyüzlülük yok, kötülük yok, nefret yok, kin yok, para kazanma hırsı yok, yalan yok. Alavere dalavere yok. Yok da yok!

                   Ormanın en kötü hayvanı yılan o da karışmazsan sana karışmaz. Doğanın eşsiz güzelliğinin koynunda, kuş seslerinin, böcek vızıltılarının yorgun beynine ne kadar iyi geldiğini göreceksin. Toprak kokusu, hayvanların seni sessizce kabul edişleri arasında yaşar gidersin.

                   Yaşadığın zaman içinde beyninin kendi kendini onardığını görürsün. Beynindeki kötülüğe bıraktığın alan daralır. İyilik ve güzellik daha çok alan kaplamaya başlar.

                  Dünyayı onarmaya başlarsın düşünce gücüyle. Dünyanın tamiri, öyle düşünce gücü ile olacak iş değildir ama sen ilk adımını yine de atmaya başla.

                  Sabriye abla yaaa ne oldu da sana bu düşünceye kapıldın diyebilirsiniz?..

                  Daha ne olsun yaşadığımız günlere baksana, işte ormanda oturduğun yerden, çıktığın kent karmaşasına bir de oradan baktığında korkunç manzara ile karşı karşıya kalıyorsun, kabus gibi görünüyor her şey! Ama her şey!

                 Yazıyı okurken haklı olarak, kaçacak bir ormanımız yok diyeceksiniz...

                 Yok maalesef!

                  Çözüm, o zaman cesarete kalıyor. 

                  Cesaret, ayakta kalmayı ve yaşamayı emreder.

                  Cesaret, tek başına bir çoğunluktur. Kocaman bir yürektir. Cesaretini kaybeden herşeyini kaybeder.

                 Yazımı kodluyorum arkadaşlar. Dünyayı sinema gibi seyredersen ot gibi yaşar b...k gibi ölürsün.

               İnsanlardan kaçarak bu hayat yaşanmaz, kaldı ki kaçacak bir yerin bile yok. Hayvanlara merhamet ederek, severek, koruyarak; bu dünyada insanlarla gül gibi yaşamayı öğreneceğiz. Doğayı koruyarak, dengesini bozmayarak elbette.

               Yolunda gitmeyen şeyler için cesaretli ol, cesur ol, bir duruşun olsun.

               Evet arkadaş, dünya bir sahne herkes rolünü oynar ve göçüp gider, arkadan güzel bir iki söz söylet bari.

              Evet kardeşim, dünya nükleer devlerle, barışçıl cücelerin dünyası, çok haklısın...

              Sadede gelelim.

              ''Şu yalan dünyanın sonu hiç imiş, akşam gelip konan sabah göç imiş.''

               Pir Sultan Abdal.